Doğduğumda kırdı saçları, yıllarca beyazlaşmasını seyrettim. Yüksek sesle konuşur, çabuk sinirlenir, yeşil gözlerindeki masumiyet ve acı kaybolur giderdi bağırdığında. Onlarca iş değiştirmiş, elleri yılların sivri ve keskin uçlarına tutunmaktan çatlamış, nasır bağlamıştı. Dudağının üstünden eksik olmayan bembeyaz bıyığı kısalır uzar ama asla alt dudağına ulaşmazdı. Ceketsiz dışarı çıkmaz, başındaki şapka sürekli form değiştirse de saçlarını atmosfere maruz bırakmazdı. Ceplerinde bambaşka evrenler taşırdı, ne isterse çıkarırdı tek hamlede cebinden. Hep kasalı arabaları oldu, hep bir megafon oldu arabalarının tepesinde, tüm kasabayla paylaştı hep sevdiği şarkıları, hele söyleyen Hakkı Bulut ise. Kimi zaman çok acımasızdı, ama evlatlarından birinin sesini duyduğunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar ahizeyi hemen başkasına uzatırdı. Babamdı. Son zamanlarında bir güler bir ağlardı. Bir gece televizyon izleyen hasta annemin yanına oturdu, uyuyakaldı, bir daha uyanmadı.

Sabah erken kalkar Skodasına atlar giderdi. Tüm kasaba tanırdı onu, Güldürt derlerdi. Kimseyi umursamamayı yaşayarak öğrenmişti; laf atana güler, bazen kızar, sık sık küfreder, yoluna devam ederdi. “Sen giden” derdi anlamayanlara.  Bazen sanayide çay içerdi eşe dosta uğrayıp, bazen çevre yolunun kenarına çeker Skodasını, uzanıp ön kaputun üstüne, geçen arabalara bakardı. Ne geçerdi aklından? Ne düşünürdü orada saatlerce? Kime anlatırdı hayallerini? Hiçbir zaman öğrenemedim.

Hep yaşlı tanıdım ben onu, o hep genç yaşadı.

Gündüz düğün konvoylarında hep en önlerdeydi Skodası, havluyu yan aynaya hiç çıkarmayacak gibi bağlardı. Akşam sokak düğünlerinde kalabalığın ortasında parmak şaklatır, diz kırardı, bir sigara ağzında, bir sigara kulak arkası. Bir dönem eve saplanıp kaldı, kapıyı açıp insan görmeye mecali kalmamıştı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi aldı anahtarı eline bir gün, gitti çevirdi kontağı. Skoda mutluluktan olacak hiç teklemeden çalıştı. Birkaç hafta sonra, okul yolumun üzerinde bir eve odun indirirken rastladım. 50li yaşlarının ortasında 25lik bir delikanlıydı. Hızarda işe başlamıştı.

Kime gitsem “Güldürt’ün oğluyum” desem, tanırdı. Severdi herkes bu serseri ruhlu adamı. Herkesle konuşacak bir şeyi vardı belli ki, biz hariç. Evde pek konuşmaz, çok susar, az bağırır çağırır, kendini tutamadı mı alır ceketini kendini sokağa atardı. Severdim, korkardım, kızardım… Onsuz yapamazdım.

Babamdı ve yanındayken ona benzerdim. Az konuşan agresif iki insan olarak geçimsizliğin diz boyu içinde günler geçirdik, kavga gürültü, bağırış çağırış… Sonra bir gün aniden, hiç beklemediğimiz bir anda, o uyudu ve benim aklımda onu İstanbul’a uğurladığım o karlı gün çakılı kaldı, o son görüş. Ve çok zaman o agresif günlerimizi özlüyorum, yanımda olsun susalım, bağrışalım diyorum, olmuyor.

Özlüyorum,

uyanmıyor.