Neydi gerçek?

Hani hayallere kapılmaktan sığındığın kuytu var ya, orada mıydı gerçek? Ne vardı ki orada?

Birkaç iskemle ve bir masa, bir şişe şarap ve bol meze ve sen, tek sen, bir düşünce selinde akıntıya vermiş kendini, kıyılara tutunmamak için boğulmak isteyen, kıyıdan firari, karadan kopuk, gerçek sandığı dehlizde debelenmekte ısrar eden.

Ve birden, kıyı seni çağırıyordu oğlum! Bir akıntı saçlarını ağartmış, gözlerini yormuşken tam; sonra taştan bir okyanus görünüş bekliyorken koynu açık, bu sel debisini artırmış ve kör edercesine sarmışken seni, bu dalgaların çığlığını bastıran bir fısıltı çağırdı seni karadan; “GEL!”

Neydi gerçek?

Hani tüm dünyadan kaçıp sığındığın o metalik nehir var ya, orada mıydı? Bu fısıltı nereden kondu kulağına?

Birkaç iskemle ve bir masa, bir şişe şarap ve bol meze ve sen, ve karşında iki göz, ve kulaklarına dolan bir ses, ve bir his yağmuru çiselemeye başlarken, eriyen her bir dalgada biraz daha dibe kaçan sen. Kıyıdan firari, karadan kopuk, gerçek olduğuna inandığı bu dehlizde kalmak isteyen.

Ve birden, kıyı sana göz kırpıyordu oğlum! Bu çelik gövdeli ırmak yapışmışken beline, bu cıvadan ağır sıvı doluyorken içine, bin insandan daha güçlü narin bir el uzandı sana karadan; “TUT!”

Neydi gerçek?

Hani tüm ağrılardan yorulup sığındığın o ıssız ve karanlık odan var ya, orada mıydı? Bu kol ne zaman girdi koluna?

Birkaç iskemle ve bir masa, bir şişe şarap ve bol meze ve sen, ve karşında iki göz, ve kulaklarına dolan bir ses ve koluna dolanmış bir kol, ve bu his yağmuru sağanağa evrilirken, dipten fırlayıp kaçmak isteyen sen.

Ve birden, kıyı tutup elinden kurtardı seni oğlum! Ömrünün ağırlığını bıraktığın o çelik nehir kurudu bir anda, yumak yumak dokuduğun fikir tellerinden kurtuldu gövden, bin tanrı kelamından daha kutsal bir emir kondu önüne; “SEV!”

Buydu gerçek!

Geldim.
Tuttum.
Duydum.
Sevindim.
Sevdim.

Buydu gerçek.

“Gerçekten mi?”
“Evet.”