Yaşım 15 ila 18 arasında. Şimdilerde çocuk diyorlar ama o zamanlar “eşşek kadar oldun” derlerdi. Şimdilerde iş vermiyorlar, o zamanlar o yaşta çalışmasak “ayıp” derlerdi. Neyse işte, işin özü 2000’lere birkaç yıl kalmış, bıyıklarım yeni terlemiş, upuzun yaz tatillerinde akşamları oynadığımız okeyde hesap kalırsa ödeyecek paramız olsun, baba parasıyla sigara almak yakışmaz, sigaramız kendimizden olsun diye bizim grupta herkes –her yaz olduğu gibi – yazlık bir iş tutmuş. Eskişehir – Ankara yolu üzerinde bir dinlenme tesisi o yaz işverenim.
Tesisin girişi sağlı sollu kavak ağaçlarıyla bezenmiş, içerisi yine yemyeşil, araba park edilip masaların yayıldığı avluya giriliyor, masaların ortasında küçük boş bir havuz var, sağ taraftaki yapının avluya bakan tarafı açık, içerisi ise mutfak. Avlunun sonunda kapalı restoran binası var ve binanın içinde en arkadaki oda bulaşıkhane. Tüm bu yapılardan 50m uzakta solda ise tuvaletler ayrı bir yapıda hizmet veriyor. Küçük şirin bir dinlenme tesisi.
İşe girdiğim ilk günlerde garsonluk yapmakla meşgulüm, ama komiden de farkım yok. Siparişi alıyorum, yemeği servis ediyorum, boşları topluyorum, masayı siliyorum, çöpleri döküyorum, çatal-bıçakları siliyorum… Birlikte çalıştığımız birkaç kişi daha var, biri yaşça gayet büyük ve tesisin sahibiyle şimdi hatırlayamadığım bir akrabalık ilişkisi içerisinde – haydi oğlu diyelim – bahşişleri o topluyor, kimseye pay verdiğini hatırlamıyorum.
Tesisin sahibi esmer, kısa boylu, göbekli bir adam olarak kalmış aklımda. Gerçi şu yaşıma kadar pek çok işverenim oldu ve çoğu bu kıstaslara sahipti, o yüzden hafızam beni yanıltıyor da olabilir ama az sonra anlatacağım olayın kafamdaki görselinde tam olarak bu adam duruyor.
Avlunun ortasında boş duran havuz bir gün dolduruldu ve ne hikmetse içinde birden balıklar yüzmeye başladı. Balıkların görücüye çıkmasının ertesi sabahı işe vardığımda, avlunun mutfağa bakan tarafındaki bir masanın yerinde kocaman bir saç kavurma tavasına benzeyen bir alet ile karşılaştım. Mutfak tüpü ile çalışan bu sistemi ilk ve son defa orada gördüm. Hatta bu yazı için bir görsel ararken bile aşağıdaki fotoğraftan daha benzer bir aletle karşılaşmadım.

tava

Bahsettiğim alete en benzeyen alet

Mesai başladıktan bir süre sonra, işverenimiz kahvaltısını bitirip tavanın başına geldi ve tavanın altını ateşledi. Sonra havuza gitti, eline balık yakalama filesini aldı ve havuzdan iki tane balık çekip mutfağa girdi. Eşinin hazırlamış olduğu – içeriği hakkında hiçbir fikrim olmayan – unlu karışıma balıkları batırıp üzerlerini karışımla kapladı, tavanın üzerini biraz yağladı, yeteri kadar sıcak olduğuna kanaat getirdikten sonra balıkları tavanın üzerine yerleştirdi ve pişirdi. İşverenimiz bunlarla meşgulken ben de yerleri süpürdüm; masaları sildim; bulaşıkhaneden tabaklar, kaşıklar, çatallar, bıçaklar, peçeteler taşıdım; getirdiğim çatalbıçakkaşıkları üzerinde hep – havlunun içinde gezinen ve silme işlemi sırasında havluyu sıkınca çıt diye bir sesle patlayarak hayata veda eden- yeşil tırtıllar olan beyaz havluyla silip yerlerine yerleştirdim ve göz ucuyla hep işverenimi izledim. Tabii ki yeni aldığı bir alette deneme yapması çok doğal, değil mi? Balıkları birkaç kez çevirdi ve piştiklerini düşünmüş olmalı ki tavanın ateşini kapattı. Bir tanesini tavanın üzerinden aldı ve mutfakta çalışan diğer aile bireyleriyle beraber yediler. Diğer balık tavanın üzerinde kaldı.
O ilk kızaran balık tavanın üzerinde durmaya devam etti ve tavanın altı bir kez daha yanmadı. Gelen konuklar nasıl bir alet olduğunu öğrenmek için tavanın başına ne zaman gelseler, işverenim hemen konukların yanına gidip aleti tanıtıyor ve onları havuza götürüp balıkları gösteriyordu ama merakını gideren müşteriler kebabını-yemeğini yiyip gidiyorlardı. Böyle böyle aradan siz deyin üç gün ben diyeyim bir hafta geçti. O gün gelen bir aile işverenimin anlattıklarıyla iştahlanmış olacak ki ilk balık siparişini verdi. Balıkları havuzdan kendileri seçtiler, tavanın altı yakıldı, balıklar mutfağa alındı ve o unlu karışıma bulandı, kızgın tavanın üzerinde o kadar zamandır yalnız duran pişmiş balığın yanına içeri giden balıklardan bir eksik sayıda balık yerleşti. Balık siparişi veren aile 5 kişiydi, tavada o zamandır bekleyen balık ile beraber 4 balık duruyordu, iki kişi yemiyor heralde diye düşündüm. Çatalbıçakkaşıkları silme işime devam ediyordum, servisler yapılmış, müşteriler yemeklerini yiyorlardı, gözüm tavaya takıldı. Üzerinde hiç balık yoktu. Yok canım servis etmemiştir dedim, ama işime de devam edemiyordum, aklım masada kalmıştı. Bir zaman sonra masadan biri “bakar mısın?” gibi bir söz salladı ortaya, elimdeki havluyu bıçağı hemen atıp herkesten önce masaya koştum, “buyur abi” dedim, kulağımı adama verdim, gözümü masadaki tabaklarda dolandırdım, 4 tabakta balık vardı. Adam birşeyler dedi, “hemen abi” dedim mutfağa koştum, ne istediyse alıp masaya ulaştırdım ve çatalbıçakkaşıkların başına döndüm.

Birkaç gün sonra artık orada çalışmıyordum.