Kapı aralandı ve içeride bulduk kendimizi. İçerisi kapının aralığından dolan aydınlıkla zar zor seçiliyordu. Yerde yeni döşenmiş laminant parlaklığı, gözlerimizde ince ışıltılar yaratıyordu. Etrafa bakındık, alışılmamış bir mimari, biraz beğeni biraz da korku ile doldurdu içimizi. Alışkanlıklar alışılmamışları yadırgatıyordu, her zaman olduğu gibi.
İlk adımı ben attım biraz ileriye ve onun elinden tutup çektim yanıma doğru. Arkamızdaki açık kapının içeri doldurduğu ışıkla, loşlukta zorlukla seçilen odada göz gezdiriyorduk. Zamanımız boldu, belki de hep burada kalacaktık bundan sonra, alışmalıydık, tanımalıydık, beğenilerimizi cilalamalı, korkularımızı törpülemeliydik.
Neler gördüğümüzü düşündüm… Aynı loş odaya bakıp farklı sanrılar görüyorduk belki de, belki ikimizin de cennet bahçesiydi bu oda, belki birimizin cehennemi. Yine de ikimiz de sadece göz atıp kaçmadan durduk orada, tanımaya çalıştık bu olağandışı yeniliği. Gözlerimiz giderek alışacaktı loşluğa, loşluk aydınlığa dönüşecekti nasıl olsa, o an anlayacaktık her şeyi, erkenden kaçmanın bir anlamı yoktu, geç çıkmanın olmadığı gibi…
Plansız ve amaçsız odanın içerisinde dolaşmaya başladık, duvarlardaki fotoğraflara baktık, resimlere analizler çıkardık, el ele tutuştuk, ellerimizi bıraktık, farklı yönlere ayrıldık, tekrar birleştik… Oda loşluğunu kaybetmemişti hala, önümüzü görmeden yürüdük köşelere, dizlerimizi sehpalara çarptık, birbirimizin ayaklarına bastık, istemeden oluyor dedik, karanlıktan hepsi, acımadı hiçbiri, geçti sandık…
“Sen bu odaya daha önce girmiş gibisin” dedi bana.
“Neyin nerde olduğunu biliyorsun sanki” diye devam etti.
Haklıydı biraz, nice odalar görmüştüm ben, kimisine bakıp çıkmış, kimisinde uzun uykular tatmış, kimisinin camından atlamış, kimisinin arka kapılarından çıkmıştım. Tanırdım odaları, hepsi birbirinden farklı odaların bir ortak noktaları vardı bildiğim, ilk bakışta hepsi de karanlıktı. Korkutan, meraklandıran, ışık geçirmeyen, karanlık odalar. Benzerlikleri vardı hatta, hepsinde yataklar, sehpalar, halılar, terlikler, masalar, sandalyeler, koltuklar vardı. Ve tabi ki böcekler ve örümcekler. Nerde karşılaşılacağı hep sürpriz olan nice metayla süslenmiş gizemli ve karanlık odalardı hepsi. Korkutur, yorar, doyurur, aç bırakır, sevindirir, güldürür, ağlatır, sinirlendirir ama huzur verirdi bu odalar. Tanırdım onları, yalnız girilmezdi ama hepsinden yalnız çıkılırdı.
“Burayı daha önce hiç görmedim” dedim.
“Yine de tanıdık bir tarafı var, değil mi?”
Bakışında öfke de vardı, kıskançlık da… Umut da vardı, korku da… Hep okumuştu, duymuştu, çekici afişlerine kanıp izlediği nice filmde görmüştü, özenmişti ve kendini yanımda bu odada bulmuştu. Anladım onu, karmakarışık duygularını hissettim, üstelemedim, gezinmeye devam ettim. O ise durmuştu. Durdum ben de ister istemez, bakıştık. Gözlerini kaçırdı, ben de çevirdim kafamı, bakıp da görmemesine çevirdim. Sonra bir acı hissettim, elinde bir fotoğraf vardı, sivri ucunu şakağıma bastırıyordu.
“Ne yapıyorsun?” dedim.
“Tanıdın mı?” dedi.
Görmediğim bir fotoğrafı nasıl tanıyabilirdim ki, aldım elinden ve açtım, evet tanımıştım. Çok eskide kalan, bambaşka bir odanın fotoğrafı, bambaşka bir hayatın, artık herhangi bir duygu uyandıramayacak kadar soluk, kaybolmaya yüz tutmuş bir fotoğraf.
“Evet” dedim, “tanıdım”.
Kaptı elimden fotoğrafı, bir fişek gibi kıvırdı ve göğsüme dayadı sivri ucunu.
“Ne yapıyorsun?” dedim tekrar, bastırdı, “Dur artık” diye haykırdım, daha fazla bastırdı, “Yeter!” dedim, tutup elini aşağıya indirdim. Fotoğrafın sivri ucu kıpkırmızıydı.
“Neden?” dedim, ağlıyordu.
“Neden?” dedim, “Neden?”,
“Ben böyleyim” dedi, yaşları yanaklarından süzülüyordu.
Sustum… Çok uzun sustum…
Ağladı… Çok uzun ağladı…
Çok sonra gördüm gülümsediğini, bakıştık tekrar, gülümsedim. Dolanmaya devam ettik odamızda, göğsüm sızlıyordu ara sıra, yara kaynıyor, kapanıyor, kaşınıyordu. Yine bir zaman sonra, yaramın kabuğunu tutup çekti, yavaş yavaş, acıtarak.
“Ne yapıyorsun?” dedim, ağlıyordu.
“Sen ordasın hala…” dedi.
“Nerede?” dedim, fotoğrafı gösterdi.
“Ben buradayım” dedim, “Ya sen nerdesin ?”.
“Ordayım” dedi, “Ben ordayım, seni de gördüm orada, sen de oradasın”
Hayır dememe müsaade etmedi. Değilim dediğim tüm seslerimi, paranoyalarla bastırdı, hıçkırıklarla, gözyaşlarıyla… Odanın ayrı uçlarına çekildik sonra, ayrı karanlıklara, ayrı gölgelere baktık bir süre. Kulağımda sesi yankılanıyordu sık sık, kimi zaman güldürüyordu, özletiyordu, sevdiriyordu. Kalan zamanlar yine hıçkırıklar dolduruyordu atmosferi, karabasanlar sızıyordu kelimelerinden duvarlarıma, gözyaşları sel olup yutuyordu tüm odayı. İçerisi giderek aydınlanıyordu ve ben boğuluyordum, kızıyordum, sıkılıyordum, korkuyordum… İçerisi giderek aydınlanıyordu ve artık bu oda tüm hoşluğunu yitirmişti, tüm loşluğunu yitirdiği gibi. Artık tüm aydınlığıyla şekilsiz, kırık dökük, çatlak duvarlı, çatısı akıtan, pencerelerinden fırtına sızan bir harabeydi burası. Çıkış lambası kıpkırmızı yanıp sönüyordu tam arkamda. Bir süre daha izledim odayı, diğer ucundan onu gözetledim, sık sık bana bakıyordu, belki eskisinden daha güzel bakıyordu, ama ben eskisi kadar net göremiyordum artık tüm bu aydınlıkta. Kafamı çevirip arkamda yanıp sönen ışığa baktım, yeşile dönüyordu.
“Elveda” diye bağırdım.
“Dur!” dediğinde, artık dönmek için çok geçti.

oda.jpg