Doğumumu hatırlamıyorum. Ama bulanık anılarım var ilk adımlarıma dair; belli belirsiz siyah beyaz kareler ve kısacık sessiz filmler. Ellerimden tutan biri var arkamda, neşeyle adımlar atmaya çabaladığım o yerde; annem yaşında, anneme benzeyen, ellerinde yünlerle birşeyler ören bir sürü kadın mahallenin köşesinde oturan, bana gülümseyen…

Sonra bir beyaz şort var sahneye giren. Mahallenin kuru çeşmesinin üzerindeki tahtıma kurulup, akranlarımdan oluşan krallığımı yönettiğim, kimbilir kaç kişiyi şovalye ilan ettiğim tahtım. Elimde kendi yaptığım tahta bir kılıç… O kılıçla diğerlerininkileri parçalayarak kazanmıştım o tahtı. Uzun bir süre de bırakmadım. Oyunlarımıza kızlar karışmaya başladığında, tahtımdan kalkıp sadık koca olmaya başlamıştım. Beyaz bir şort var o günlerin simgesi, krallığımı hatırlatır bana beyaz şortlar. Kral tacım gibiydi o benim, beyaz şortlu bir kral. İlk krallığım yıkıldığından beri şort giymedim. Beyaz şortum, ilk ve son şortumdu benim.

Şortumu ve tahtımı terkettiysem de, kılıcımla henüz işim bitmemişti. Toplama ve çıkarmayı öğrenmemin üzerinden çok geçmeden, kılıcımı simitlerin ortasından geçirmiş ve “sıcak simit” diye bağırarak, kasabayı turlamaya başlamıştım. Beyaz şortumun yerini sarı şapkam almıştı o zaman. Krallığımın sandıklar dolusu hazinesi ise cebime sığar haldeydi; madeni şıngırtılar arasında rengarenk buruşuk kağıtlar. Tahtıma ne kadar değer verdiysem, bu hazineye de o kadar değer verdim: onsuz yapabilecek kadar. O günden beri cebimdeki parayı hiç saymadım.

Sonra bir gün kılıcımı da emekli ettim. Limon ve yoğurt o dönemde girdi hayatıma. İkisi de su ile birleşince içmek isteyen birileri çıkıyordu mutlaka. Belimdeki kesede bardaklarım, iki elimde iki sürahi, biri bembeyaz diğeri yeşile çalan sarı tonda, içindekileri karıştırmayayım diye. Başımda yine sarı şapkam, üzerinde solmaya yüz tutmuş kırmızı “BOSCH” yazısı… Bu diyarda krallık hepsinden yorucuydu, oturacak bir tahtım bile yoktu üstelik. Haftanın bir gününün gezgin kralı… Bir yaz tatili hüküm sürebildim bu coğrafyada ve istifamı verdim bir yaz sonunda. Ama bırakmaya niyetli değildim, daha bir sürü bakir toprak vardı önümde ayak basmadığım. Basacaktım. Basan diğer ayaklarla uğraşacaktım sonraki maceramda. Sarı şapkam yine başımda olacaktı, tahtım olmasa da bir daha, tacım hep kalacaktı.

Ve başımda tacım, içi hazine dolu bir sandığım, elimde bir çift sihirli terlikle yeni krallığımı kurdum yepyeni bir yaz mevsiminde. Sihirli terliklerimi herhangi birinin ayağına giydirdiğimde, ayakkabılarını hazinem ile süslüyor; pırıldayan ayakkabıları gülen yüzlere iade ediyordum. Ellerim simsiyahtı hep, ayakkabıların çoğu siyahtı çünkü. Fırçala, boya, cilala, kadifeyle parlat ve sor “Badem yağı süreyim mi abi?”. Badem yağı üst düzey bir malzemeydi o diyarda, sadece zengin ülkelerden gelen elçiler isterdi badem yağını. Herkes krallığına o elçileri kabul etmek isterdi. Krallıklar içinde en değerli hazineydi badem yağı, az bulunur, pahalı bedeller ödenerek sahip olunurdu. Bu krallıklar arasında büyüklük, önce sandığın boyutu, sonra içinin doluluğuyla ölçülürdü. Ve en büyük krallıklardan biriydi benimki, büyük krallardandım ben, 7 kahvede hüküm sürerdim, sınırlarımı korumasını iyi bilirdim. Fırçala, boya, cilala, kadifeyle parlat… Tek kusuru buydu, çok tekdüze yürürdü işler; fırçala, boya, cilala, kadifeyle parlat; eskiyi yeni gibi gösterme sanatı… Badem yağı, işin fiyakası…