1857’nin karanlık ve soğuk bir Ekim gecesi saat 2’de, Charles Dickens, Tavistock Meydanı’ndaki evinden çıktı ve Rochester yakınlarındaki Gad’s Hill Place’teki kır evine doğru yürümeye başladı.

Bunda ne var diyorsanız, iki ev arasındaki mesafe, 50 kilometre(cik).

Bu yürüyüş sırasında Dickens 45 yaşındaydı ve aslında bu yürüyüşün romantik bir arkaplanı vardı.  Aynı yıl içerisinde, yazdığı bir oyun için beraber çalıştığı oyuncu kadrosunda olan 18 yaşındaki Ellen (Nelly) Ternan ile tanışmıştı. Nelly ile bir ilişkiye başlayan ve 20 yıllık karısından ayrılmasının büyük bir skandal yaratacağından korkan Dickens, Nelly için bir ev tutup, onu gizlice ziyaret etmeye başladı.

Londra’yı avucunun içi gibi bilen Dickens, o gece, iki ev arasındaki 50 kilometrelik yolu 7 saatte yürüdü.
Dickens’ın gece yürüyüşleri sadece bununla sınırlı değil. Bu avareliklerinin ise elbette bir sebebi vardı: gece gözüne uyku girmiyordu. “Gece Yürüyüşleri” (Night Walks) makalesinde anlattığı şekliyle:

Bir kaç yıl önce, geçici bir uykusuzluk durumu, tüm gece sokaklarda dolaşmama sebep oldu.  Daha yatağa uzanır uzanmaz hemen kalkıp dışarı çıkıyor ve gündoğumunda yorgun argın eve dönüyordum. Tek ve en önemli hedefim geceyi atlatabilmekti.

Charles Dickens

Charles Dickens

Dickens’ın uyku probleminin altında yatan etkenin, Nelly ile olan gizli ilişkisi ve karısı Catherine’den boşanma isteğinin zihninde yarattığı çalkantı olduğu düşünülür. Fakat Dickens’ın tüm yaşamı göz önüne alındığında, bu insomnianın sebebinin manik depresif bozukluk (şimdilerde daha popüler adıyla bipolar) olduğuna inanan uzmanlar da var. Bipolar, hastalığa sahip olan kişinin mani ve depresyon arasında sürekli gidip geldiği bir duygudurum bozukluğu. İki yıl önce kaybettiğim babam da, vefatından önceki son aylarda bu hastalığın belirtilerini göstermeye başlamış ve doktorun bipolar teşhisi koyduğu ve tedaviye başlamayı planladığı günün akşamında hayata gözlerini yummuştu. Babamın o son aylarındaki halleri gelince aklıma, belki de Dickens yürüyüşlerini bu hastalığın gaddar etkilerine karşı bir ilaç olarak kullanmaya çalışmıştı.

O zamanlar Dickens dünyadaki en ünlü ve başarılı yazarlar arasındaydı. Varlıklıydı ve dışardan bakıldığında herhangi bir eksiği var gibi görünmüyordu. Fakat babasının borçları yüzünden hapse atılmasını gören ve daha 11 yaşındayken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kalan Dickens, belli ki o günlerin derin izlerini tüm hayatı boyunca taşımıştı ve ne zaman yeni bir roman yazmaya başlasa, sürekli depresyona girmeye başladı.

Dostlarının anlattıklarına göre, yeni bir proje başına oturduğunda büyük bir çöküntü içerisinde oluyor, yazdıkça yavaş yavaş neşelenmeye başlıyor ve projesini bitirdiğinde ise bir çeşit mani yaşıyordu. Depresyonu, yaşıyla beraber daha da ağırlaştı ve en sonunda Nelly ile birlikte olmak için karısından ayrıldı.  Ölümünden 4 yıl önce geçirip sağ kurtulduğu ve yaralılara yardım ettiği tren kazasının ardından Dickens, yaratıcılığını neredeyse tamamen kaybetti ve büyük bir depresyona girdi.

Akıl sağlığıyla ilgili yukarıdaki varsayımlar doğru olsa da olmasa da, Dickens, Bethlehem (Bedlam) Hastanesinin sakinlerine karşı olan sempatisini açık açık dile getiriyor. Avrupa’da akıl hastalıkları alanında açılan ilk hastane olan Bethlehem, Dickens’ın gece yürüyüşlerinde de sık sık etrafında turladığı bir mekan olarak göze çarpıyor. Öyle ki, hastanenin yanından geçerken, hastane duvarının içinde kalan ve deli denilen o insanlarla, duvarların dışında özgürce dolaşan diğerleri arasında gerçekten çok büyük farklar olup olmadığını sorguluyor. “Gece Yürüyüşleri” makalesinde şöyle diyor:

Aklı başında olanlarla olmayanlar, aklı başındakiler gece uykuya daldıklarında eşit değiller mi? Şu hastane duvarının dışındakiler, biz, rüya görenler, hayatımızın her gecesinde, öyle veya böyle, şu duvarın içindekilerle aynı durumda değil miyiz? Her gece başka bir kral veya kraliçe, imparator veya imparatoriçe olduğumuza ikna etmiyor mu gece bizi? Olayları, insanları, zamanı, mekanı, tıpkı onlar gibi karmakarışık etmiyor muyuz? O duvarın içindekilerden biri bir gün bana dedi ki, “Bayım, ben genellikle uçabiliyorum.”  Biraz da utanarak cevap verdim; ben de uçabiliyordum ama sadece geceleri.

Uykusuz gecelerinin sonunda Dickens, bir tren istasyonuna girip, sabah postasının gelişini seyrederdi.

İstasyonun ışıkları pırıl pırıl yanardı. Hamallar belirir, lokomotif ve vagonlar rayları titretir ve sonra düdük çalmaya başlardı, arkasından tren, güneşin doğuşunun çok yakın olduğunu müjdeleyen gürültülü bir giriş yapardı.

Dickens ancak güneşin yavaş yavaş doğuşunu gözleriyle gördükten sonra rahatlayıp yorulduğunu hissetmeye başlar ve sonunda evine güzel bir uyku çekmeye giderdi.
Bunu saat kaçta okuyorsunuz bilmiyorum ama Dickens ile ortak bir uykusuzluğum var. Sokaklarda gezmesem de geceleri, kimi zaman kitapların labirentlerinde, kimi zaman internetin geniş caddelerinde turlarken buluyorum kendimi.

Saat kaç oldu sahi? Uyuyup biraz uçsak mı artık?