Bir 16. yüzyıl şövalyesi, bir doktor ve uzayda bir seyyah-keşiş.

Aynı öyküyü iki ters bir düz üç iplik ile dokuyup, herkesin kurabileceği bir cümleyi, çok tanıdık bir hikayeyi, büyük bir ihtişamla ve unutulamayacak güzellikte gözlerimize akıtan bir çeşme The Fountain.

Gitmek üzere olanın, kalana bırakabileceği en güzel hediyeyi verir Izzi Tom’a, öyküsünün sonunu yazacaktır, artık devam edilemez biçimde sonlanmış bir öykünün sonunu. Tom, Izzi’den hediyesini aldıktan kısa süre sonra, kendi öykülerinin de sonu gelmiştir.

Tomas, ülkesi elinden kayıp gitmekte olan Kraliçe Isabel’in sadık askeri. Isabel, birlikte sonsuz mutluluğu vaad eder Tomas’a, bir hançerin pusulasında Yaşam Ağacı’nı bulması koşuluyla.

Biraz daha dayanmasını ister Toomy ölmekte olan ağacının. “Başaracağız, ölmene izin vermeyeceğim. Yeterince güçlüsün. Meraklanma, neredeyse vardık.”

Izzi, artık korkmamayı başardığında, vedasını başka bir öyküyle sunar Tom’a. Ama Tom kabullenmeyi öğrenememiştir. Bu kez veda edene veda edilen bembeyaz bir seremoni sırasında, ölümü öldürmeye and içer.

Oysa, aynen bu film gibi, her şey bitirmekle başlar. Her son bir başlangıcın kapısıdır. Ve sona giden her yol, sonuna kadar yaşanmak için uzanmaktadır.

Filmin sonunda, kimin neyi başardığı, tamamen size kalıyor. “Hadi bitirelim” diye başlayıp “Her şey yolunda”  diye biten bu film ise, benim için aslında bittiğinde başladığı için, çok büyük bir başarı olarak zihnime  kazınıyor.