Bir başıma duruyorum bu masada, yalnız, kimsesiz. Etrafım bomboş, gelen, gören, bakan yok. Bir göz, bir ses,  bir sıcaklık, bir soğukluk…

Yok…

Sonra görünüyorsun uzaktan, bir telaş var gözlerinde ve beni görünce gülüyor sanki mutluluktan gözlerin, gülümsüyorsun. Yavaşça dokunuyorsun tenime. İçimi dolduruyor, içimi ısıtıyorsun, ağır ağır bir sıcaklık dolduruyorsun içime.

Sonra tutuyorsun beni ellerinle, sarıp sarmalayıp dudaklarına götürüyorsun, dudaklarınla dokunuyorsun, içimi içimden alıp, içine akıtıyorsun. Buğulanıyorum ben, şevkten, zevkten, sıcağından, dokunuşundan belki de…

Sonra bırakıyorsun beni eski yerime, oysa içimde hala sıcaklığın, biliyorum ki yine dokunacaksın bana, yine saracaksın beni, yine değecek dudakların. Tüm sıcaklığımla bekliyorum o anı.

Birden kapı açılıyor ve içeriye doğru ilerliyor biri. Ona veriyorsun tüm dikkatini. İçimde sıcaklığın soğuyor sanki, unutuyorsun o an beni, oysa içim soğudukça acıyor kalbim, bilmiyorsun.

Sonra uzaktayken gözlerin, ellerinden biri değiyor tenime, kaza ile. Son dokunuşun oluyor bu bana, düşüyorum, tutunamıyorum bir yere, tüm ılıklığım boşalıyor zemine. Bir çığlık atıyorsun, ince; korkmuş gözlerle. Hızlıca terkediyorsun beni orada, paramparçayken, görmüyorsun bile parçalarımı. Ben un ufak uzanıyorum yerde. Tekrar geliyorsun hızlı adımlarla, beklemediğim bir anda, basıyorsun üstüme, tam kalbime basıyorsun. Ama öyle sivrilmiş ki kalbim, bir çığlık daha atıyorsun ve kanatıyorum istemeden seni, belki de koruyabilmek için kendimi.

Ve artık ayrılık vakti geldi diyorum, süpürüp tüm parçalarımı, ait olmam gereken yere yolluyorsun beni, kanayan bir yara ve ağlayan gözlerini görüyorum son kez…

Ama ben, tüm parçalarımı topluyorum, başka tenlerle kızgın ateşlerde eriyorum, başka tenlerle yeni vücutlara doluyorum, yeni bir hayat kuruyorum senden uzakta bir yerde. Ve bir gün, duruyorsun yine tam önümde, arkamdaki harika elbiseye bakıyorsun, oysa ben tam önünde seni izliyorum.

Sen beni görmüyorsun.

Sen bilmiyorsun.